BİR ŞAİRİN ÖLÜMÜ

 

Ellerim, güzel ellerim

yazan çizen

yapıp yıkan

vurup

dirilten...

 

Ellerim,

güzel ellerim

uzun, upuzun parmaklarım

sogukta titreyip

nar gibi pembeleşen

tarlada nasırlaşıp

fabrikada işçileşen

evde ocağa kömür koyan

ellerim...

 

Bir kadına dokunduğunda ürperen

ürperten,

konuşurken korkunç bir ayıpmış gibi

nereye saklayacağımı bilemediğim

utangaç ellerim...

 

İri, kocaman

saçma sapan düşünen

akıllı ellerim.

 

Meydanlarda yumruklaşıp

güneşe kızan neden uzak diye

sokaklarda

yırtık cebimde yoksul...

 

Ellerim

sürgünden kırık

sevdadan kırık

ölümden kırık

kırıkda kırık ha...

 

Kelepçelendikleri zaman

„kanasın“

demişti başçavuş      

Muş`lu onbaşıya

kanamıştılar...

 

Görüş günlerinde

kelepçesiz dokundular

annemin ellerine

iki telörgü

ve kalın cam arasından

annem beni öldürecek değildi ya.

Ellerim hiç anlamadı o yüzden

karşı karşıya

birbirine dokunmaya çalışan iki avucun

neden birbirine asla kavuşamadıgını...

Dokunamayacak

sabahları bir dut ağacının

ıslak nemli yapraklarına....

 

Bakın ellerime

sürgünden kırık

         sevdadan kırık

                   ölümden kırık.

İri, kocaman

saçma sapan düşünen

akıllı ellerim.

 

Yazamıyorlar artık.

Parmakları yüreğin

kuma öğütülmüş....

.

YETMİŞİNCİ YAŞ YAZISI

 

Otuzbeşime girdiğim günü, dün gibi hatırlıyorum ne garip. Ren nehri kenarında oturup rakı içmiş, suya taş atmıştım bir ağacın gölgesinden. Biraz Cahit Sıtkı`ydım, biraz Edip Cansever

o gün; belki biraz da Pedro Garfias`dım kimbilir.

Otuzbeş yıl geçmişti aradan, dile kolay...

Otuzbeş koca yıl.

 

Günlere bölüp çarpmadım kaç gün eder diye zamanı, kaç ölü gün diye, hesaplamadım hiç.

Ölüydüler çünkü...

 

Otuzbeşimde, yıkık da olsa kentlerim vardı benim, şiir şehirlerim kuşatma altında direnen. Balkonda zeytin fidesi,meydanda ayak izlerim. Yürekte ki istasyonlar raylarını sökmemişti daha sevdaya giden, sevdadan gelen. Söğüt ağacı saçlarını yıkıyordu o zamanlar suda. Ne ot kurumuştu baharda, ne de orkinos boğulmuştu Akdeniz’ de. Yakmamıştım şiir şehre dönüş biletlerimi anlayacağınız...

 

Otuzaltımda annemi kaybettim.

İçimdeki tüm gemiler rotasını kaybettiydi fırtınalarda. Kollarımdaki kelepçeleri hatırladım biranda, sigarasızlığımı gecede.

Mataramda su kalmamıştı.

Söz sadece ihanetti.

Ertesi sabah kalktığım da geceydi yalnız.

Baktım çakallar var sokakta ,sevmem: yine yattım.

Her sabah uyandığımda farkına vardımki birşeyer eksik ömrümde. Kelepçeli sigarasız gecelerimden çalınmış birşeyler var hep.

Bir Orkinos gözünden vulmuştu zıpkınla, zeytin ağacım kurumuşdu, ayaklarımı bir meydanda kırmışlardı.

Baktım, tek „annem“ diye kaydettiğim telefon numarası çalmıyor telefonumda: sildim bütün hafızaları.

 

Yetmiş yaşıma girdim....

.





ANNEME MEKTUPLAR

 

 

O en güzel gülüşünle hatırlıyorum seni.

Hani ilkbaharda çiçek açmış dalların yüzü varya

al al, pembe pembe,

öyle kalmış aklımda gülüşlerin.

 

Bakmadan fotoğrafına

yatmıyorum geceleri.

Uyku tutmuyor sonra;

bir sağa bir sola dönüyorum yatakta.

Sabahları balkona çıkarıp

havalandırmasam yastığımı

çarşafa yapışacak zavallım.

„Onun ne suçu var“ diyip

dikilemiyorum gecenin karşısına...

 

O en güzel gülüşünle hatırlıyorum seni.

Hani an vardır,

tarlalarda yoncalar

gelincikler beraber ürürler,

asma dalı,

salkımın ağırlığına eğer ya boynunu,

öyle kalmış aklımda gülüşlerin.

 

Ilk bahar olunca seni hatırlamadan olurmu ?

Ne zaman bir nehre insem

aklıma geliyorsun apansız.

Hele bir de geceyse

ömrümün bütün gemileri rotasını kaybediyor.

İçimdeki kederi

hangi gemide karaya oturtsam diyorum.

O yüzden bütün aşklarim,

bütün kadınlarım yalan artık...

 

O en güzel gülüşünle hatırlıyorum seni.

Hani incir gibi,

hani fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu gibi,

hani aralık ortasinda

yinede masmavi

uysal bir deniz gibi bir sahil kasabasında...

 

O yüzden

gözlerini öpmeden

bir şiire başlayamıyorum inan.

Babamda,

bende

gözlerindeki üzüm tadını bildiğimizden belki de,

her akşam iki kadeh öpüyoruz seni.

Benim parmaklarım sarardı tütünden.

İçimiz çürüdü sevdadan

 

Ve ben artık hiç bir  şiiri ağlamadan bitiremiyorum...

 

13 Nisan 09

.

SUSKUN

 

 

Gece yarıları yıkıldı içimdeki şehirler.

 

Nereye baksam

bir enkaz,

her göçükde

yaralı bir ayçiçeği.

 

Eşşekler gibi biliyorum

ben seni

içimdeki depremlerde

kaybettim...

 

Ama yürek dayanamadı

yarıldı gece yarıları.

Bütün mut`larımın

yüzü kanıyor o yüzden

umutlarım ölü..

 

Nereye baksam

sende yitirdiğim beni görüyorum.

 

İçimde suskun bir Ermeni türküsü...

 

09.03.09

 

 

.

I

 

Tüm benliğimi yitirmiş durumdayım.

 

Apansız bastıran bir acıda

uzak uzak şehirler kurulmuş

solgun tenime:

bütün sokaklarım kuşatılmış.

 

Her köşe başında üstüme çevrili bir mavzer

ve her mavzerden çıkan

yanık bir düş kokusu o şehirlerde:

Limanlarım tutulu.

 

Öyle çaresizimki....

 

Onbir yıldır vatansız gibi yaşarım

senden uzak diyarlarda.

Üstüme,

onbir yildır

hüzün diye yağan bir yağmur her akşam.

Ve her akşam ben

yalnız seni düşünürüm...

 

Sonra gözyaşlarmı

bir şiire toplarım.

Issızlıklarımı bir ada da biriktirmiştim zaten

çağırdığımda geleceklerdi

onları alırım yanıma.

Hangi kadın bilebilirdi ?

en güzel şiirlerimi

sana yazacağımı birgün...

 

II

 

Tüm sevinçlerimi yitirdim ben.

 

Ölümden bile korkmuyorum artık.

Hatta ölsem diyorum çoğu zaman

bazen seviyorum o kara şallıyı

banada gelecek diye.

Senle birlikte gitti diye de

nefret ediyorum azrailden.

 

İçimdeki tüm şarabi eşkiyalar

soruyorlar bana:

„Peki ama neden

neden evinde bir barabellum yok“ diye...

Susuyorum bir militan gib apansız.

 

Öyle özlüyorumki seni

bilemezsin...

 

III

 

En sevdiğin ağaca bakıyorum,

yaprağa küsüyorum,

köke suya aşık oluyorum.

 

Sen

en iyisi benim gözyaşlarımı selde topla diyorum

ki dağdan boşanıp

toprağını sulasınlar.

 

Apansız bastırıyor çünkü gözyaşları....

 

 

08.02.09

.

« Önceki ::